Başımdan geçen iki olayı paylaşmak istiyorum sizlerle. Anlattığım bu olaylardan sonra sorabilirsiniz, ”İdeal anne ve uslu çocuk var mı?” diye. Bence, olumlu ve olumsuz çevrenin etkisi altında çocuğunuzu yetiştirmek var. Sadece sizin ne kadar kontrollü olduğunuz önemli. Çocuğu ağlarken susturmaya çalışan bir annenin etrafında; bu çocuk niye susmuyor, hasta mı, bir yerini mi çarptı? gibi sesler yükselmeye başlayınca, kontrol ne kadar sağlanabilir? Onu da bilemiyorum!

İlk Hikaye

2013 Haziran, Eylül ve ben Trabzon yolcusuyuz. Eylül’ün kendine ait bir koltukta yapacağı ilk uçak yolculuğu. Anlayacağınız bizim için yeni bir deneyim. Bildiğiniz gibi uçak kalkış ve iniş anları biz büyükler için bile sıkıntılı geçiyor. Hava basıncının verdiği rahatsızlığı bir sakız yardımıyla ya da yanımızdaki ile konuşarak geçirmeye çalışıyoruz. Eylül bunu emerek atlatıyordu. Şimdi ise daha farklı yöntemlerimiz var.

Her neyse hazırlıklarım tamam. Eylül ile uçağa biniyoruz, koltuklara oturuyoruz. Etrafı incelerken kalkış anı yaklaşıyor. Yanıma aldığım şekersiz ve aromasız sakızdan biraz ona veriyorum. Geri kalanını ben alıyorum ve birlikte çiğnemeye başlıyoruz. Beraber hareket ederken, balon patlatma oynumuzu da oynuyoruz ve kalkış anını kolay atlatıyoruz.

Uçak yolculuğu için aldığım kitap ve oyuncaklarla Eylül’ü oyalarken, arka koltuktan ağlama sesleri geliyor.  Yaklaşık 1 yaşlarında ve annesinin kucağında oturan ufaklık çok mutsuz. Anlaşılan kalkış anı onu çok huzursuz etmiş.

Yanlarında orta yaşlarda bir adam var. Adam, ilk başta çocukla ilgilenir gibi görünse de çocuğa karşı sert. Belli ki yanındaki bebeğe tahammül gösteremiyecek kadar sabırsız. ”Al yaz, yeter ki sus,” ifadesiyle çocuğa bir kalem veriyor. Kafasına atılır gibi verilen kalemi, bebekte istemiyor. Anne daha çok geriliyor. Aslında yanındaki adamın tutumundan etkileniyor. Adam rahatsızlığını o kadar belli ediyor ki Eylül’e dönüp ”Sen ne uslusun, onun gibi değilsin aferin.” diyor.

Böyle bir adama ne denir ki? Doğrusu kızıma uslu diyen birine kızacağım hiç aklıma gelmemişti. O beyefendi düşünebilseydi keşke: Annenin nedeni her neyse, bebeğini emziremediği ve yaşı küçük olduğu için sakız ya da başka bir şey verememiş olabileceğini. Tabi kolay olan o küçük bebeğe, ”Sen yaramazsın” demekti.

İkinci Hikaye

2013 Ekim ayı başları, hava mevsime göre çok güzel. Bizim için kaçırılmıyacak bir park günü. Çok sıklıkla gittiğimiz bir parkatayız o gün. Hem annelerin oturup bir şeyler içebileceği bir kafesi olan, hem çocuklar için hazırlanmış küçük ama güzel bir park alanı. Park ve kafenin önünde ise bir çocuğun boyunu geçecek derinlikte ( en azından Eylül’ün) iki süs havuzunun olduğu, şirin bir yer. 

Eylül parkta oynarken her an yanındayım. Parkta Eylül’den birkaç ay küçük bir erkek çocuğu da var. Eylül’ ün dikkati havuz kenarında oynayan o çocuğa kayıyor. Çocuk çocuğu ister mantığı ile yaklaşıyoruz küçük arkadaşa. Eylül ile oynamaya başlıyorlar. Deniz’in yanında bir ablası var (sanırım yakınları). Deniz havuz’dan bakmaya çalışıyor. Doğal olarak Eylül de aynısını yapıyor. Çocukları tutuyoruz, kolluyoruz…

Deniz’in annesi yanıma geliyor. Eylül’le Deniz’in iletişimi dikkatini çekmiş olacak ki kendini tanıttıktan sonra başka parklarda tanışığı ve birlikte aktiviteler yaptıkları diğer annelerinden bahsediyor. Kısa ama hoş bir sohbet geçiyor aramızda. Bir sonraki buluşmanın yerini ve zamanını söyleyerek aralarına katılmamızı teklif ediyor.

O an park annesinin anlattıklarını düşünürken Eylül ‘ün yanımdan uzaklaştığını geç fark ediyorum. Aksilik ya Eylül, Deniz gibi  havuzdan sarkmaya başlıyor. Deniz’in yanında ablası var; ama Eylül’ün yanında ben yokum! O an film gibiydi derler ya benim için de o sahne öyleydi. Yapma deyişim, ona doğru koşuşum, onu havuza düşerken ayağından yakalayışım, Deniz’in ablasının bana yardım edip onu havuzdan çıkarışımız. Hepsi o kadar hızlı gerçekleşti ki şu an bile tüylerim diken diken oluyor.

Havuzun içinde, yanılmıyorsam bir karış kadar belki daha fazla birikmiş yamur suyu vardı. Eylül’ü yakaladım ama ıslanacak kadar havuza girmesine engel olamamıştım. Eylül ağlarken yüzünü silip, üstünü değiştirmeye başladım ama kahretsin ki o gün bir şey olmaz, diye yanıma çantasını almamıştım. (Emin olun bu ilk ve son oldu. Markete giderken bile o çanta hep yanımda artık…) Yanımda yeleği vardı, atlet yerine onu giydiriken yeni tanıştığım Park annesi ve ailesi hemen yanımıza gelmişti. Deniz’in kıyafetlerini Eylül’e verirken, ”Herkesin başına gelebilir. ” diyerek beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı. 

Eylül’ü giydiriyoruz, tekrar tekrar teşekkür ettikten sonra ayrılıyoruz. Eylül bir hışımla havuzun başına gidiyor, bütün olayın suçlusu olan havuza bakıp, söylenmeye başlıyor. Güler misiniz ağlar mısınız halimize 🙂  Arabasına bindirip evin yolunu tutuyorum. Eve geliyoruz. Eylül çoktan sakinleşmiş. Ben ise, o iki günü nasıl geçirdim anlatamam. Ertesi gün, dudağımda kocaman bir uçukla halen kendime kızıyordum. ”Nasıl olur, bir anlık dalğınlık, nasıl olur…”

Deniz’in kıyafetlerini özenle yıkıyorum, ütülüyorum ve park annesiyle sözleşilen parka gidiyorum. Parkta kimse yok. Sanırım hava kötü diye buluşma iptal edilmiş. Telefonunu almadığım için çok pişman olurken, parkın yanındaki kafeye gidiyorum. Bir notla kıyafetleri kafenin sorumlusuna teslim ediyorum ve Park annesinden bir daha haber alamıyorum.

Yaramaz çocuk mu? Dikkatsiz anne mi?

Kızgın adam olsaydı yanımızda, Eylül’ün şuçlu gösterdiği havuz yerine; ne dikkatsiz annesin, çocuğunda pek haylabaz derdi sanırım 🙂 Şimdi sakin kafayla düşününce, çocuk parkının yanında öyle bir havuzun işi ne, diyorum ve iyi ki kızgın adam yanımızda yokmuş 🙂

Aslında benim şansım, bir annenin yaşayabileceği en panik anlardan birinde,  yanımda benim gibi bir annenin bulunmasıydı. Uçaktaki annenin şanşızlığı ise; benim yaşadığımdan daha basit bir sorunla karşılaşmasına rağmen, yanında kızgın bir yol arkadaşının olmasıydı…

Teşekkür

Bana yardımcı olan o güzel park annesine ne kadar teşekkür etsem az. Verdiği kıyafetlerden çok verdiği destek için.. .

Bir gün karşılaşmak umuduyla minnettar anne 🙂